19 Mayıs 2010 Çarşamba

Önce Aynaya Bakmak Gerek

İmtihan bireysel, herkes kendi amelinden sorumlu. Ama nedense hep başkalarını sorgularız. Başkalarını eleştirir, ötekileştiririz. Atalarımız boşuna dememiş “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına…”diye. Kendimizi birazcık görebilsek, aynaya bakabilsek çok şey değişecek, anlayabileceğiz gerçeği.   
Niyetimiz ne? Doğru olmak mı? O zaman bakalım önce kendimize. Biz doğru muyuz? Emin miyiz halimizden? Yoksa zan mı yapıyoruz, bihaber miyiz ilmimizden? Yol ayrımı burada başlıyor işte. Eğer duruşumuz doğru, dayanaklarımız sağlam ise; eğer niyetimiz samimi ise yön vermeliyiz kendimize. Doğru yolda yürümeliyiz. Ama neresindeyiz bu işin? Yapıyor muyuz görevimizi? Yoksa başkalarına mı bakıyoruz? Başkalarına bakıp hedef oklarımızı yöneltmek üzere bahane mi arıyoruz?
Nedense Kendimize yön verecekken başkalarıyla uğraşırız. Kendimizi düzeltmeden başkalarını düzeltiriz(!). Sanki bizi bizden sormayacaklar, başkalarından sorgulanacağız. Yapmak adına kırıp döküyoruz. Kendimizi sorgulamıyoruz. Öyle ya biz Hakkın temsilciyiz, her halükarda doğruyuz(!) Çıkarmışız kendimizi temize, aklanmışız. Daha da öte Hakkın yerine geçmiş ölçü olmuşuz. Bu yetkiyi Allah’tan almışız ya(!) “…kendinizi temize çıkarıp durmayın. O, kimin sorumluluğunu yerine getirdiğini daha iyi bilendir”[1] buyruğunu unutmuşuz. Hem “İyiliği insanlara emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik Kitabı da okuyorsunuz. Aklınızı hiç mi kullanmıyorsunuz?”[2] uyarısının muhatabı da biz değiliz(!) Öyle ya, bu ayet Müslümanlardan bahsetmiyor, Yahudileri uyarıyor(!) İşte ondan dikkate almıyoruz.  
Bölünmüşüz, bölük pörçük olmuşuz. Birbirimizle hakkı aramak üzere dertleşmeyiz. Kendimizi ispata çalışırız. Doğru biziz, ehlisünnetiz. Öyle ya sünneti izleyeniz. Doğruyu göstereniz. Ya da Şiayız, ehlibeytin izindeyiz. Peygamberi ve ailesini çok seveniz. Doğru yol bizdedir. Biz doğru yolu izleyeniz. En doğrusu ashabı izlemektir. Sağlam neslin peşinden gitmektir. O yüzden doğru biziz. Biz selefiz. Selefin izindeyiz. Uyun gelin bize, uymayın nefsinize.
Ne kadar kişiyi yola getirirsek yolumuz o kadar aydın. Önemli olan insanlığı kurtarmak. Bizim kurtuluşumuz zaten tamam. Ahirette şefaatçimiz de var. Her ne kadar“Hiç kimsenin kimse için bir şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden fidye alınmayacağı, kimseye yardım edilemeyeceği bir güne dönük sorumluluklarınızı yerine getirin”[3] buyrulsa da biz imtihanı geçmişiz(!)
Her ne kadar imtihan bireysel olsa da, hesaba çeken yüce Rab olsa da biz işimize bakarız. Ölçüyü alırız elimize. Herkesi dolarız dilimize:
—Yanlış yolda sizsiniz! Sünnet inkârcı sizsiniz! Çıkmışsınız yoldan! Sünneti terk etmişsiniz! Kur’an’ı anlayamazsınız! Sizin ilminiz ne! Eskiler okumamış mı? Eskiler anlamamış mı? Siz mi anlıyorsunuz? Ashabı, imamları unutuyor musunuz?
—Sünnet inkârcı değiliz. Yüce Rab buyuruyor. Resul de ona uyuyor. Ayeti okumuyor musunuz? Hadisleri cımbızlıyor musunuz? Ashap demekle olmuyor. İmamlar demekle olmuyor. Onlar bu durumu nasıl okumuş biliyor musunuz? Hem atalar dinine uymak niye? Buyurmuyor mu Rab? “Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiğinde “bilakis, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız” derler. Ya ataları bir şeyi akledemiyor ve doğru yolu göremiyorsa?”[4]
—Atalar dini mi dedin? Ne zaman atalar dini oldu geleneğimiz? Atalar dini olur mu hiç mezhebimiz? Biz doğru yoldayız bir kere! Müşrikleri ve atalarını yeren ayeti okuyorsun bize.
Tartışmalar sürüp gidiyor. Samimiyetle Furkan’a[5] gidilmiyor. Herkes kendince uyarıyor. Bir uyarsak kendimizi, düzeltsek niyetimizi, düzelirdi her şey, düzeltsek nefsimizi. Bu ne kadar sürer ki? Bir ömür ne ki? İnsan hayatı çok kısa. Kısacık bir dönem için bu ihtiras niye ki? Neden zanna uyarız? Neden ötekileri suçlarız? Kendimize bakabilsek, niyetimizi sorgulayabilsek yapacağız en iyi işi.
Bakalım artık niyetimize belirleyelim hedefimizi. Hakkın yanında olalım, önce kendimizi uyaralım. Başkalarını uyaracaksak örnek insan olalım. Her işin başı niyet. Niyetindeki ne ise, odur sana kısmet. “Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyetinin karşılığı vardır. Kimin hicreti Allah’a ve resulüne ise onun hicreti Allah’a ve resulünedir. Kimin hicreti elde edeceği dünyalığa ya da evleneceği bir kadına ise onun hicreti hicret ettiği şeyedir.[6] Dön artık Allah’a hicret et. Ya da dünyalığa minnet et. Ama sakın unutma “…Ahirete nazaran dünya hayatının menfaati yok denecek kadar azdır”.[7] Kararı verme zamanı. Kendine dönme zamanı. Ya aynaya bak haddini bil! Ya da hani sende samimi dil!
 
 
 
 Mustafa Ayas
  18. 05. 2010


[1] Necm, 32
[2] Bakara, 44
[3] Bakara, 48 Benzer ayetler için bkn. Bakara, 254; Enam, 51; Enam, 70
[4] Bakara, 170
[5] Kur’an’a, Ölçüye
[6] Buhari, Müslim, Ebu davut
[7] Tevbe, 38

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Alim Olmak ya da Zalim olmak

İnsanoğlu ya âlimdir ya da zalim. Âlim, ortaya konan bir eylem veya söylemin yahut peşinden gidilen bir anlayışın bilgisine sahip olan kişidir. Kelime olarak Arapça kökenlidir ve bilme eyleminin öznesi yani failidir.  Bilme eylemi Arapçada ilim olarak ifade edilir ve bu haliyle Türkçeleşmiştir.
            Her eylem bir gayreti, bir çabayı ifade eder. Bilmek yani âlim olmak eylemi de olayın gerçek yüzüne vakıf olma, işin hakikatine varma yolunda ortaya konan gayreti ve elde edilen delillerle ulaşılan gerçekliği ifade eder. Bu gerçeklikten hareketle ortaya konacak eylem ve söylemler ulaşılması hedeflenen durum açısından çok önemlidir. Zira hareket noktası gerçeklik olunca davranışımızı adalet üzere gerçekleştirmemiz mümkün olacaktır.  
            Evet, Âlim olmak ya da zalim olmak! Burası yol ayrımının gerçekleştiği noktadır. Zira ulaşılacak durumun hakka hukuka uygunluğu bu noktaya bağlıdır. Toplumumuzda âlim kelimesi kişinin herhangi bir eylemi öncesi sağlam dayanakları olan bir bilgiye sahip olma durumunu değil, toplumda diğerlerinden ayrı bir statüye sahip olma, diğerlerinden ayrıcalıklı bir konumda olma, her şeyden haberdar olma durumunu ifade eder olmuştur. Böylece bu kültürde yetişen, bu anlayışla beslenen nesiller artık olaylara bu pencereden baktıklarından gerçekliğe ulaşma diye bir hedefleri olmamış ezber ve ön yargı temelli bir eğitim anlayışı zuhur etmiştir. “Biz bilmeyiz âlimler bilir” “Biz anlamayız âlimler anlar” şeklinde tezahür eden bu anlayış toplumsal gelişmenin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engeldir. Müslüman neslin adaleti gözetmesi ve tüm eylemlerde ilme dayanması, toplumun ilim temelinde inşası ancak zihinlerdeki bu algıyı düzeltmekle mümkün olacaktır.  Evet, âlim kelimesi her şeyi bilir olma durumunu değil bir eylem öncesi o konuda sağlam delil ve dayanaklara ulaşma, işin iç yüzüne vakıf olma durumunu ifade eder. İnsan her eyleminden sorumlu olduğu için hayat boyu öğrenmek, bilmek yani âlim olmak faaliyeti içindedir. “İki günü eşit olan aldanmıştır” sözü de bu süreci ifade etse gerektir.  
            Kişi eylemi öncesi âlim olmazsa, yani olayın iç yüzüne vakıf olmaz, sağlam delillere dayanmazsa zanna tabi olmuş olur. Falan âlim böyle dedi filan âlim şöyle dedi şeklindeki bir yaklaşım tarzı bizi zanna uymaktan alıkoymaz. Zira bu yaklaşım tarzı bir ön kabule dayanmakta olup olayın iç yüzünü araştırmamıza engel olur. Oysa eylemimiz öncesinde âlim olması gereken biziz başkası değil.
Zalim olmak; hakka uymamak, hak tanımaz olmak anlamına gelir. Bunun için Kur’an sadece Allah’a has kılınması gereken kulluğu O’na has kılmamayı en büyük hak tanımazlık olarak nitelemiş ve “Doğrusu şirk gerçekten büyük bir zulümdür”[1]  buyurmuştur. Hakkı gözetip adalete uygun eylemlerde bulunmak ancak ilim üzere hareket etmekle mümkün olacağından âlim olmak her Müslümanın en önemli görevidir. Zira yüce Rabbimiz bir yandan Allahtan korkmamızı, kendisine karşı sorumluluklarımızı yerine getirmemizi emrederken diğer yandan Allah’a karşı sorumluluklarımızı yerine getirmemizin ancak âlim olmakla mümkün olacağını ifade etmiştir. “Ey iman edenler! Allah’a karşı sorumluluklarınızı yerine getirin ve doğrularla beraber olun”[2] ve “… Doğrusu kulları arasında ancak âlimler Allah’a gönülden bağlılık gösterebilir …” ayetleri bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an’ın ilk ayetinin “oku” olması[3], bir haberi dikkate alıp eylemi ortaya koymadan önce konunun mutlaka araştırılmasının emir buyrulması[4], zanda bulunmanın günah olarak nitelendirilmesi[5] Kur’an’ın âlim olmayı muhataplarına emir buyurduğunun açık göstergeleridir. İslam’ın doğuşuyla insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak nur doğmuş[6], zanna uyma dönemi kapanmış, âlim olma dönemi başlamıştır. Zanna uyan Mekke toplumu cehalet toplumu olarak nitelendirilmiş zannın karanlık dünyası ortadan kaldırılmış ilim üzere eylemlerde bulunan yeni bir toplum inşa edilmiştir. İnsanoğlu beş duyusuyla[7] etrafından haberdar olma imkânına kavuşturulmuş, elde edilen verilerin ne doğrultuda kullanılacağının belirlenmesi açısından vicdan ile donatılmıştır.  Hakkı gözetmesini sağlayan bir kalp ile donatılan insanoğlu eldeki verileri işleyip değerlendirmesi noktasında akıl denen bir nimete sahip kılınmıştır. Böylece okumak yani anlamak imkânına kavuşturulan insanoğlu bu imkânı kullanmakla sorumlu tutulmuş, bilmediği şeyin ardından gitmesi yasaklanmıştır. Aksi takdirde yaptığından sorgulanacağını unutmaması gerektiği vurgulanmıştır. “Hakkında bilgin olmayan şeyin peşinden gitme! Doğrusu kulak, göz ve kalp; bunların hepsi bu hususta sorumlu tutulacaktır”[8] buyrularak âlim olmadığımız bir durum ve eylemin öznesi yani faili olmamız yasaklanmıştır. Göz, kulak ve kalbin âlim olmamız için bize verildiği vurgulanmıştır. “… De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?...” [9] ayetiyle âlim ile cahil arasındaki uçurum ortaya konmuş.  “…  O halde sakın cahillerden olma!”[10] buyrularak zan üzere hareket etmek yasaklanmıştır.
Yüce rabbimiz zan üzere hareket edenleri uyarmış ve söylediklerinin hiçbir dayanağı olmadığını bildirmiştir. Zanna uyanların yalancı olmaktan öte bir durumları olamayacağını ortaya koymuştur. “Müşrikler diyecekler ki: ‘Allah gerek görse biz de atalarımız da şirk koşmazdık; hiçbir şeyi de haram kılmazdık’. Kendilerinden öncekiler de aynı şekilde inkâra kalkıştılar da nihayetinde azabımızı tattılar. De ki: ‘Yanınızda bir bilgi varsa gösterin bakalım!’ Sadece zanna uyuyorsunuz, sadece varsayım yapıyorsunuz”[11] buyrularak şirkin zan üzere hareket edenlerin düştükleri karanlık bir çukur olduğu vurgulanmış ve ilim üzere hareket etmek emir buyrulmuştur. “Onların çoğu zanna uyuyor. Hâlbuki zan, hakikate yönelik bir şey sağlamaz. Doğrusu Allah yaptıklarını hakkıyla bilendir” [12] ayetiyle zanna uymanın müşriklerin özelliği olduğu, zannın hiçbir gerçeklik ifade etmeyeceği vurgulanmış böylece her Müslümanın âlim olma yani davranışında bilgiye dayanma zorunluluğu ortaya konmuştur.
Gün zanna uyma günü değildir. Gün “Âlimler anlar biz anlamayız” deme günü değildir” İmtihan bireyseldir ve herkes kendi imtihanını vermektedir. Eylemler eylemin sahibinin sorumluluğundadır ve her eylem bilgi üzere gerçekleştirilmek durumundadır.  Müslüman, hakkında bilgisi olmayan şeyin ardından gidemez. Müslüman her eylemi öncesinde araştırmalı, soruşturmalı, bilgi sahibi olmalıdır. Müslüman âlim olmalıdır. Bunun başka yolu yoktur. Âlim olmamanın sonu zalim olmaktır. En büyük zalimlik ise şirktir. Zira hak tanımazlığın en büyüğüdür. Hakk’ın, affetmeyeceği tek suç ise bu hak tanımazlıktır.[13]
 
 
 
                                                                                                Mustafa Ayas
                                                                                                 01. 05. 2010


[1] Lokman, 13
[2] Tevbe, 119
[3] Alak, 1
[4] Hucurat, 6
[5] Hucurat, 12
[6] Bakara, 257
[7] Görme, duyma, tatma, koklama, dokunma duyuları
[8] İsra,36
[9] Zümer, 9
[10] Enam, 35
[11] Enam, 148
[12] Yunus, 36
[13] Lokman, 13; Nisa, 48

27 Nisan 2010 Salı

Yaratan Rabbin Adıyla Okumak

Hayata gözlerini açtığında insanoğlu, okumaya başlar. Etrafını gözler; görür, duyar, koklar, tadar, dokunur, algılar. Hayat budur devam eder gider. Veriler toplanır bir araya; gruplandırılır, ayrıştırılır; birleştirilir, bütünleştirilir; nihayetinde anlam bulur. Okumaktır işte tüm bu süreçler.
Okumadan yaşanmaz, hayatın kendisidir okumak. Okumak yaşamaktır yaşamak da okumak. Okumak, ama niçin, okumak ama nasıl? İşte asıl mesele budur. Bunun cevabı hayat şuurudur. Hayat bizim için ne ifade ediyor, işte okumalarımız ona göre şekilleniyor.
İnsan için neyi ifade etmelidir hayat, bakışımız nasıl olmalıdır? Gözlerimizi hayata açtığımızda başlarız algılamaya, hemen bu sorunun cevabını aramaya. Gördüğümüz her şey; duyduğumuz, tattığımız, kokladığımız, dokunduğumuz bir hakikattir, bir ayettir tüm veriler bize ulaşan. Vicdanımızda bir çığlıktır, aklımızda bir süreç. Bilgidir ulaştığımız delillere uyunca; hakikattir gördüğümüz samimi olunca. Hakikattir bilgi, dayanağı olan bir süreçtir. Bir sonuçtur, samimiyetin meyvesidir.
Ya zanna uyarız ya bilgiye; ya feda edilen bilgidir ya da elde edilen. İnce bir yol ayrımıdır burası; kalptir insana yön veren, amaçtır hedefi belirleyen. Gerçeği görmek varsa niyetinde teslimiyet gösterirsin, Hakk’a boyun eğer gönülden beslenirsin. İmtihan sürecidir bu, yaşamı belirleyen, imtihan sürer de sürer hiç kesilmez, ta ki bitinceye kadar nefes. Şeytan bir niyetini bozmaya görsün; niyetin bozulursa zanna uyar durursun. Zan peşinde koşarsın artık emellerine uyarsın. Ayetleri eğer büker, hakikati görmezden gelirsin. İşte budur tüm süreç; ya hakka teslimiyet gösterirsin; Müslüman olursun ya da hakikati görmezden gelirsin; kâfir olursun. İnce bir yol ayrımı demiştik işte, ama sonuç bu kadar uzaktır gidişte.
Hayatın anlamını anlatıyor her şey, ayet oluyor hakikatin peşinden gidene. Her gördüğümüzde bir uyum, bir ahenk; birlik var her şeyde. Cansız dediklerin canlı gibi; tabi ki her şey planlı gibi! Hakk’ı haykırıyor görmek isteyene, kapalıdır hakikat görmek istemeyene. Neyi niçin yapacaksın, neye bağlanacaksın? Aslında her şey çok açık, ama anlamak isteyene! Sahibimizi buluyoruz; işte O’na Rabb diyoruz. Sahip sandıklarımız Rabb değil, işte böyle anlıyoruz. Sanı ile hareket etmek bitiyor bilgiyle bağlanıyoruz. Şahidiz artık “eşhedu” diyoruz. Ben şahidim tek ilah, O’dur yaratan Rab. Başka Rab tanımıyorum rabdir sadece Allah. Artık bağlanmak zamanıdır şahadetine, zan bitmiştir şahit oldun bilgine.
Hayatın anlamı imtihandır, okumanın anlamı ise hayat. Hayat Rab’in eseridir, anlamak eserin sahibine uymak. Okuyacaksan zanna uymayacaksın, Hakikate şahit olacaksın. “Yaratan Rabb’in adıyla oku”[1] O’nu gör, O’nu düşün. Hakk’a teslimiyet göster. İşte huzur bulur, kim ki Hakk’a boyun eğer. “Ben cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım”[2] buyuruyor Rabb. Bize düşer artık yaratan Rabb’e uymak, hakikate teslim olmak.


Mustafa Ayas


[1] Alak, 1
[2] Zariyat, 56

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Resmi Bütün Okumak

Kafasındakini ispatlamak isteyen insan görmek istediği gibi görür, görmek istemediğini görmez, göremez.
Gerçeğin belirleyeni değil arayanı olmalıyız. Düşüncemizi, inancımızı, ideolojimizi ispatlamak için olaylara yaklaşırsak gerçeği göremeyiz. İlahi kader budur, eşyanın kaderi böyledir. Kader diyorum. Zira kader ölçüdür. Allah ölçüyü böyle koymuştur.
Bu ölçü her alanda geçerlidir. İnancımızı, düşüncemizi, anlayışımızı yani hayatımızı ilgilendiren bu yasayı dikkate alırsak ufkumuz açılır gerçeği görürüz. Burada önemli olan nerede olduğumuzdur; ya gerçeğin peşindeyiz ya da arzularımızın.
Arzularımızın peşinden koşmamız hakikati görmezden gelmemize ve kalbimizin körelmesine sebebiyet verir. İlahî yasa gereği bu böyledir. Evrenin yasalarını dikkate almak durumundayız. Bu yüzden yüce Rabbimiz “Görmezden gelenleri uyarsan da uyarmasan da, onlar için, fark etmez. İman etmeyeceklerdir. Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözleri perdelidir. Onlar için büyük bir azap vardır” buyurmakta ve insanın görmek istediği gibi görmesinin hakikati görmesini engellediğini ortaya koymaktadır.
Hakikat tektir. Hakikati ortaya koyan tektir. İnsanı yaratan tektir. Ama insanoğlu kendisini hakikatin bir parçası değil de belirleyicisi olarak görünce hakikati görmek istememiş, kendince birçok hakikatler üretmiş ve ilahi yasa gereğince ayrılığa düşüp nimetler ülkesini cehennem ülkesine çevirmiştir. Bu durum yüce kitabımızda “İnsanlar tek nesildir. Allah peygamberlerini müjdeci ve uyarıcı olarak göndermiştir. İlahi kelamı da onlar ile hakkı açıklayıcı olarak indirmiştir ki insanların ihtilaf ettikleri konularda aralarında hüküm verilsin. İlahi kelam verilmiş olanlar kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra sadece ihtirasları, haddi aşmaları sebebiyle aralarında ihtilafa düştüler. Allah, ihtilafa düştükleri konularda kendi iznine istinaden müminlere hakikati gösterdi. Allah, gerek gördüğünü doğru yola iletir” şeklinde ifadesini bulmuştur.
Resmin bütününe bakmak dedik. Bu çok önemli. Zira kişi ihtiraslarının peşinden koşunca, haddi aşıyor. Gerçeği görmeye değil kafasındakini onaylatmaya kalkışınca görmek istediği gibi görüyor, istediği şekilde eğip büküyor. İfadeleri asıl gayesinden saptırıp kendince hakikati ortaya koyuyor. Hâlbuki ortaya koyduğu hakikat değil sadece koca bir yalan. Ama bu yalana öncelikle kendisi inanıyor. Kişinin kendi yalanına kanması ise durumun en acıklı sonu oluyor.
Son on yıldır eğitim dünyamızın gündeminde olan üniversiteye girişte meslek liselilere uygulanan katsayının haklı olup olmadığı konusu tarafların yaklaşımları etrafında düğümleniyor. Taraflar konuya yaklaşırlarken tamamen kendi pencerelerinden baktıklarından söyledikleri en iyimser yaklaşımla hakikatin sadece bir kısmı olabiliyor. Hâlbuki resim ortada. Amaç hakikatin belirleyeni olmak yerine hakikatin izinde olmak olsa konu kendisini açıkça ortaya koyacak. Ama ihtirasların hakikati görmeyi engellemesi sebebiyle konu bir türlü çözülemiyor.
Hala tüm lise mezunlarının eşit katsayı ile yarışmalarını yanlış olarak gören kimselerin ihtirasları o kadar yoğun ki bile bile gemiyi delmekten ve tüm toplumu denize gömmekten geri durmuyorlar. Hâlbuki eşit katsayı ile çarpılması, meslek liselinin düz liseli karşısında öne geçmesini sağlamak bir yana düz liseli ile eşit şartları bile sağlamıyor. Amaç yetenekli, bilgili, üretken insanların toplumun geleceği için en iyi şekilde yetiştirilmesi mi? Hak edenlerin ilgili üniversite ve fakültelerde okuma imkânına kavuşması mı? Memleketin geleceğinin garanti altına alınması mı? O halde kendisi ile eşdeğer eğitim bile almamış bir meslek liseliye karşı düz liselinin korunması, yarışmaya bir adım önde başlatılması niye? Bunun memleketin geleceği açısından ne faydası var? Bunun adalet neresinde? Nasıl oluyor da bu memlekette adaleti sağlamakla görevli hukukçular adalet adına bunu savunabiliyor? Nasıl oluyor da bu memlekette kendisini eğitim bilimcisi sananlar eğim adına bunu savunabiliyor?
Bunun açıklaması çok basit. Mesele şu: Hakikati bulmayı değil de hakikatin belirleyeni olmayı ilke edinen sözde hukukçular, sözde eğitimciler gerçeği saptırıp kendi ihtiraslarına alet ediyorlar. Bu memlekette dinini bilen, Allah’ı tanıyan insanların yetişmesini engellemek uğruna, imam hatiplerin önünü kesmek uğruna tüm meslek liselerini gözden çıkarabiliyorlar. Memleketin geleceğini hiç düşünmüyorlar.
Şimdi resme bütün olarak bakalım. Ben meslek lisesi mezunuyum. Bizim zamanımızda meslek liselerine gitmek bir ayrıcalıktı. Bu okullara her öğrenci gidemez ancak sınavla ve başarılı olanlar gidebilirdi. İlgi, bilgi ve yeteneğine göre öğrenciler seçilirdi. Ama bu öğrencilere üniversitelerin kapıları açıktı. Bu kapı kapanınca, mezun öğrencilere kendi alanlarındaki mühendislik bölümlerine bile gitme imkânı tanınmayınca artık öğrenciler meslek liselerine gitmez oldular. Meslek alanında da din alanında da zeki insanlara bu memleketin ihtiyacı var. Ama artık bu alanları zekâ seviyesi düşük, ilköğretimde başarılı olamamış öğrenciler dolduruyor. Ülkenin geleceği kararıyor. Zira ilköğretimde başarısız olan öğrencilerin aileleri “oğlum sen okumazsın bari dinini öğren, oğlum sen okumasın bari bir meslek edin” diye çocuklarını meslek liselerine göndermeye başladılar. Dahası bizler öğretmenler olarak öğrencileri yönetmelik gereğince yönlendirirken başarılı olanları akademik eğitim, başarısız olanları mesleki eğitim diye yönelttik. Zeki, yetenekli ve ilgili öğrenciler üniversite yolu kapalı olduğu için bu okullara gitmez oldular. Böyle olunca toplumun ihtiyacı olan her alanda bilgili, yetenekli nesiller yetiştirmek ve ülkenin geleceğini onlara teslim etmek imkânı ortadan kalktı. Bu memlekette nüfusumuzu verimli şekilde değerlendirmek, gelecek nesilleri en güzel şekilde yetiştirmek ve memleket için en hayırlı olanı gerçekleştirmek yerine birtakım kimselerin ihtirasları yüzünden neslimizi de geleceğimizi de heba ettik.
Mesele bu kadar basitken hala kendi doğrusuna inananlar kendi haklarında değil ama başkaları hakkında, memleket hakkında, ülkemin geleceği hakkında karar vermeye çalışıyorlar. Aslında bu mevcut durum da sanıyorum ki eğitim alanında geçmişte yapılan benzeri bir sosyolojik hatanın ürünüdür.
Artık gerçeği görelim, görmeye çalışalım. Allah’ın yasalarını anlama noktasında resmin bütününe bakalım. Yüce Rabbimiz, gönderdiği ayetleri bütün olarak okumamızı emretmekte, resmin bütününe bakmamızı öğütlemektedir. Kelamı açıklama yetkisinin kelamın sahibine ait olduğunu vurgulamaktadır. Farklı anlamlara gelebilecek kelimeleri fesat çıkarmak için kafamıza göre yorumlamamızı yasaklamaktadır. “Benim açıklamalarımı dikkate alın, kelimeleri cımbızla çekip ihtiraslarınıza alet etmeyin” demektedir.
“Müteşabih ayetleri sadece Allah mı anlar yoksa derin âlimler mi?” şeklinde bir tartışmaya girişmek yerine resmin bütününe bakmalıyız, Rabbimizin açıklamalarını dikkate almalıyız. Kur’an’ı anlaşılmaz bir kitap haline getirmek ya da sadece “ulema”nın “evliya”nın tekelinde görmek yerine samimiyetle okumalı ve anlamalıyız. Kur’an anlaşılsın ve uygulansın diye, hayat rehberi olsun diye gönderilen bir kitaptır. Samimiyetle anlamak peşinde olan, arzularını bir kenara koyup hakikati arayan herkes Kur’an’ı anlayabilir. Kafasındaki kuruntuları değil ilmi dikkate alan herkes Kur’an’ı anlayabilir. Kötü niyetten uzak, samimice resmin bütününe bakan herkes Kur’an’ı anlayabilir. Sorun Kur’an’ı anlamama sorunu değil anlamak istememe sorunudur. Sorun görmeme sorunu değil görmek istememe sorunudur. Sorun kalplerin mühürlenmesi sorunudur.
Ayetin nüzul sebebine baktığımızda ayetlere kendi istediklerini söyletmeye çalışanlara bir reddiye olduğunu görürüz. “Kafanıza göre öteye beriye çekmeyin, resmin bütününe bakın, Allah’ın ayetlerini bütün olarak dikkate alın, Allah’ın ayetlerini açıklama yetkisi Allah’a aittir” dediğini görürüz.
Ayete yanlış bir anlam vererek “farklı anlamlara gelebilecek ayetleri anlamaya çalışmaktan uzaklaşmamalıyız. Müteşabih ayetleri anlamaya çalışmanın kalplerimizde eğrilik olduğu anlamına geleceğini sanmamalıyız. Yasaklananın, ayetleri kendi düşüncemize alet etmek olduğunu görmeliyiz. Müteşabih ayetleri kalplerinde eğrilik olanların fesat çıkarmak için okuduklarını samimi olanların ise anlamak için okuduklarını bilmeliyiz. Kur’an’ı anlaşılmaz bir kitap gibi algılamaktan uzaklaşmalıyız.
Ayet Necranlı bir Hıristiyan topluluğun Allah’ın elçisine “Sen İsa’nın Allah’tan bir kelime olduğuna, Allah’tan bir ruh olduğuna inanıyor musun?” demesi üzerine Allah’ın elçisinin “Evet inanıyorum” demesiyle bu insanların bu tür ayetleri kendi inançlarına delil olarak sunmaları üzerine inmiştir. Ayetin meali şöyledir. “İlahi kelamı sana indiren odur. Onda muhkem ayetler vardır. Onlar ilahi kelamın anasıdır. Diğerleri ise müteşabihlerdir. Kalplerinde eğrilik olanlar müteşabihlerine fitne çıkarmak ve onun hakikatini açıklamak arzusuyla yönelirler. Hâlbuki Onun hakikatini açıklamayı sadece Allah bilir. İlme dayananlar ise“biz ona inandık her biri Rabbimizin katındandır” derler. Yalnızca aklıselim sahipleri hakkıyla düşünebilir”.
Bu ayet bize resmin bütününe bakmamızı, satır aralarından işimize geleni cımbızla çekip almamamızı emretmektedir. Bu ayet bize samimi olmamızı kendimizi kandırmamamızı emretmektedir. Bu ayet bize kuruntularımızı değil bilgiyi dikkate almamızı emretmektedir.
Samimice okuyalım, anlamaya çalışalım. Gönderilen kitap kur’an’ı ve yaratılan kitap kâinatı resmin bütününe bakarak anlayalım. Hakikati bulmaya çalışalım!


25 Temmuz 2009

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Ayetler Görmek isteyenlere!

Bu imtihan âleminde yüce Rabbimiz hakikati, görmek isteyenler için, apaçık kılmıştır. Ayetleri görmek istemeyenler için yapacak şey yok. Onlar kör gibidir. Fıtratları köreldiğinden hakikati görmeleri zorlaşmıştır. Zira yaratılış yasası, görmek isteyenin görmesini mümkün kılmakta görmek istemeyenin görmesini ise imkânsızlaştırmaktadır.

Yüce rabbimiz bu yüzden “Görmezden gelenleri uyarsan da uyarmasan da, onlar için, fark etmez. İman etmeyeceklerdir. Allah kalplerini ve kulaklarını köreltmiştir, gözleri perdelidir. Onlar için büyük bir azap vardır. (Bakara, 6-7) Buyurmaktadır. İşte bu ayetler evrendeki fıtrat yasasını vurgulamaktadır.
Görmek isteyenlere ise sayılamayacak kadar ayet mevcuttur. Bu bakımdan ısrarla ayet (mucize) isteyenlere Yüce Rabbimiz ““Kendisine Rabbinden bir ayet indirilse ya!” dediler. De ki: “Elbet Allah ayet indirmeye kadirdir, lakin onların çoğu anlayamıyorlar”. Yeryüzündeki canlılar ile kanatları sayesinde uçabilen kuşlar da sizin gibi bir nesildir. İlahi kelamda hiçbir şeyi es geçmedik, sonunda Rablerinin huzuruna çıkarılacaklardır. Ayetlerimizi inkâr edenler sağırdırlar, dilsizlerdir, karanlıklara gömülmüşlerdir. Allah gerek gördüğünü sapkınlıkta bırakır gerek gördüğünü doğru yola iletir. (Enam, 37-39) buyurarak görme niyeti taşıyanlar için Allah’ın ayetlerinin apaçık olduğunu, görme niyeti taşımayanların ise karanlıklara gömülmüş körler gibi olduğunu vurgulamaktadır. Uçan kuşların dahi hakikatin göstergeleri olduğunu vurgulamaktadır. Kuşların bile bir birliktelik oluşturması toplumsal davranışlar ortaya koyması görenlere çok şeyler söyler elbet.
Yüce Rabbimiz ayetlerini her durumda bize göstereceğini ifade etmekte ve önemli olanın görme niyeti taşımak olduğunu ortaya koymaktadır. “Ayetlerimizi onlara dış âlemde de kendi iç dünyalarında da göstereceğiz ki İlahî kelamın hakikat olduğu kendileri için apaçık ortaya çıksın. Her şeye şahit olan Rabbin yetmez mi?”. (Fussilet, 53) ayeti iç dünyada hissettiklerime ve dış âlemde gördüklerime hep tercüman olmuştur. Babam kanser ağrıları içersinde kıvranırken ve “Yüce Rabbim ne olur fazla çektirme sen merhamet eyle” diye dua ederken Yüce Mevlamın “Yoksa sizden öce gelip geçmiş olanların misali sizin başınıza gelmediği halde cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar sıkıntı ve darlığa düştüler, sarsıntıya uğradılar. Hatta Allah’ın elçisi ve onunla birlikte olan müminler “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyorlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır” (Bakara, 214) ayetini hatırladım. Bu sıkıntıların bir karşılığı olacağı umuduyla sükûnet buldum. Acılar içinde kıvranan babamı bu ayetle teskin etmeye çalıştım.
Babam rahmetlik olduğunda Allah’tan rahmet dilemek ve son vazifemi yerine getirmekle uğraşmak dışında yapacak bir şey yoktu. O telaşla arayabildiğimi aradım. O gün tıpkı benim gibi sınav gözetmenlik görevi almış bulunan arkadaşlarımı aramaktan çekindim. Bir nevi emrivaki olur, görevlerini yapmalarını sıkıntıya sokmuş olurum düşüncesiyle herkese tek tek ulaşmak istemedim. Kendi durumumu bildirmek için aramam gerektiği üzere Bir ağabeyimi aradım. Bir durum olursa bana mutlaka haber ver diyen ağabeylerimi aradım. Ama bir ağabeyim var ki onu özellikle aramam gerekirken cenaze telaşıyla arayamamış olmam benim için bir hasret oldu. O ki babamı tanımıştı. Bazı günler kendisini çağırmıştım da arabasıyla babamı hastaneye ulaştırmıştı. Aksilik bu ya nasip olmayacak işte. Kim bilir belki de bana Rabbim iç dünyamda bir ayet gösterecek diye, ahiretteki hasretin, pişmanlığın bu dünyadakine benzemeyeceğini anlamam üzere bu ağabeyimi cenazeden haberdar edememiştim. Şimdi bu durum karşısında çok üzüntü duyuyor ve “ah keşke!” diyorum. Ama bu keşke de boş değil diye hissediyorum. Zira pişmanlık hasretinin ne olduğunu az çok anlıyorum. Şimdi Rabbimin “Kendileri gaflet içersinde ve iman etmez durumdalarken mesele hükme bağlandığında hasret günüyle onları uyar” (Meryem,39) ayetini daha iyi anlıyorum.
Dedim ya ayetler görmek isteyene. İşte içimi kemiren bu “Ah keşke!” de içimdeki bir ayetmiş. “Ayetlerimizi onlara dış âlemde de kendi iç dünyalarında da göstereceğiz ki İlahî kelamın hakikat olduğu kendileri için apaçık ortaya çıksın. Her şeye şahit olan Rabbin yetmez mi?”. (Fussilet, 53) ayetinde buyrulduğu üzere iç dünyamda bana ahiretteki “Ah keşke!” nin ağırlığını hatırlatan ve enfuste gösterilen afakî bir boyutu olan bir ayetmiş.
Evet, rabbim ahirette bize hasretlik çektirmesin. Zira asıl hasretlik günü olan ahiretteki pişmanlığın ne kadar acı olduğunu dünya hayatında çekilen pişmanlık hasretleri sayesinde anlayabilenlere ne mutlu.


Mustafa ayas
23 Mayıs 2009 Cumartesi